Kalabalıklar Düşünür Mü?
Hiç binlerce kişinin olduğu bir konserde, coşkulu bir stadyumda ya da öfkeli bir protesto yürüyüşünde bulundun mu? O kalabalığın arasında, normalde tek başınayken asla vermeyeceğin tepkileri verirken buldun mu kendini?
Gustave Le Bon, 1895 yılında yazdığı Kitleler Psikolojisi adlı kitabında bu dönüşümü inceler ve o meşhur tezini ortaya atar: Kalabalıklar aslında düşünmezler; sadece hisseder ve eyleme geçerler. Ancak bu görüşün desteklendiği ya da karşı çıkıldığı da görülmüştür. Bugün hem Solomon Asch ve Irving Janis’in kanıtladığı “uyum baskısıyla” gerçeği nasıl inkâr ettiğimizi görebiliriz.
Birey ve Toplum
Le Bon’a göre kitle, fiziksel bir toplam değil, daha ziyade tek bir canlı organizma gibidir. Bu yeni organizmanın en belirgin özelliği ise bilinçli ve analitik düşüncenin yerini bilinçdışı, ilkel dürtülerin almasıdır. Bir kalabalığın parçası olduğumuzda, bizi biz yapan eleştirel düşünme yeteneğimizi bir kenara bırakır; en düşük zekâ seviyesinde eşitleniriz. Tek başınayken bir dükkânı yağmalamayı ya da birine zarar vermeyi aklından geçirmezsin, çünkü eylemlerinin hukuki ve ahlaki bir bedeli vardır. Ancak Le Bon, kalabalığın bireye yenilmezlik, korkusuzluk ve bir anonimlik hissi verdiğini belirtir.
Le Bon ilhamını Fransız Devrimi’nin “Terör Dönemi”ndeki vahşetten almıştı. Gündüzleri kendi hâlinde, şefkatli birer fırıncı, öğretmen veya terzi olan sıradan vatandaşların, bir kalabalığa karıştıklarında nasıl gözlerini kırpmadan insanları giyotine yollayan birer canavara dönüştüklerini dehşetle izlemişti. Binlerce kişinin arasında isimsiz bir yüz olduğunda, bireysel vicdan yok olur. Tarihteki cadı avları veya dinî linç girişimleri tam olarak bu psikolojinin eseridir.
Le Bon’un en çarpıcı tespitlerinden bir diğeri sirayet kavramıdır. Kalabalık içindeki panik, coşku ya da öfke, bulaşıcı bir hastalık gibi saniyeler içinde binlerce kişiyi etkisi altına alır. Bunun en acı örneklerini toplu izdihamlarda görürüz. Kalabalık bir düğün gecesinde, sadece bir kişinin asılsız yere “Yangın var!” diye bağırması yeterlidir. Mantık devre dışı kalır ve yüzlerce insan, ortada hiçbir tehlike yokken kör panik yüzünden birbirini ezerek can verir ya da yaralanır.
Uyum Baskısı
Solomon Asch’in 1950’lerdeki çizgi deneyi, kendi düşüncelerimize karşı kör olmamız için öfkeli kalabalıkların şart olmadığını ortaya koyar. Bir laboratuvarda, bir gerçek katılımcı ve Asch’in asistanı olan birkaç sahte katılımcı yan yana oturur. Hepsine uzunlukları apaçık farklı olan çizgiler gösterilir ve hangi çizgilerin birbiriyle eşleştiği sorulur. Gerçek katılımcıdan önce söz alan sahte katılımcılar, bilerek ve tamamen emin bir ses tonuyla yanlış seçeneği söylerler. Sıra gerçek deneğe geldiğinde, deneklerin yaklaşık %75’i en az bir turda kendi gözlerinin gördüğü gerçeği reddedip, sırf odadaki o küçük kalabalığa uymak ve aykırı kişi konumuna düşmemek için bile bile yanlış cevabı verir.
Le Bon bize, kalabalığın bireyi sokakta coşku, anonimlik ve duygusal sirayet yoluyla ilkel bir organizmaya dönüştürdüğünü, bireyin o kaosun içinde mantığını unuttuğunu söyler. Asch ise bu tablonun çok daha sinsi olan mikro versiyonunu çizer. Herkesin birbirinin yüzüne baktığı sessiz bir odada birey, gerçeği bilmesine rağmen o gerçeği savunacak iradeyi bulamaz.
Grup Kutuplaşması
Modern dünyada insanlar birbirinin yüzünü hiç görmeden, gerçek isimlerini dahi kullanmadan, sadece ortak bir hashtag ya da akım altında birleşerek devasa kitleler yaratabiliyor. Üstelik bu kitleler, Le Bon’un anlattığı o ilkel ve düşüncesiz kalabalıktan çok daha sistematik ve çok daha tehlikeli bir şekilde çalışıyor. Sunstein, Aşırılığa Doğru adlı çalışmasında ve yazdığı sayısız makalede kitle psikolojisinin modern bir hastalığını bilimsel bir gerçeğe dönüştürür.
Aynı ya da benzer düşünen insanlar bir araya gelip tartışmaya başladıklarında, fikirleri sadece pekişmekle kalmaz, orijinal eğilimlerinin çok daha aşırı bir noktasına doğru savrulurlar. Diyelim ki bir sosyal medya platformunda, belirli bir siyasi politikaya karşı hafifçe eleştirel yaklaşan veya çevre kirliliği konusunda biraz endişeli olan bir grup insan bir araya geldi. Sunstein’ın gösterdiği sosyolojik bulgulara göre, bu grup birkaç gün etkileşime girdikten sonra oradan “hafif eleştirel” olarak ayrılmaz; sistemi yıkmayı savunan radikallere veya eyleme geçmeye hazır fanatiklere dönüşür.
Sosyal medya algoritmaları, bizi filtre baloncukları ve yankı fanusları içine hapseder. Algoritma, bizim neyi sevdiğimizi anlar ve karşımıza sadece kendi görüşümüzü haklı çıkaran haberleri, videoları ve fikirleri çıkarır. Karşıt görüşler, “düşman” veya “saçmalık” olarak kodlanıp gruptan aforoz edilir. Birey, dünyadaki herkesin kendi yankı fanusundaki gibi düşündüğünü zanneder. Her gün kendi inancını doğrulayan yüzlerce “kanıt” gören bir insanın fikrinin giderek uçlara kayması kaçınılmazdır.
Bu mekanizma, Solomon Asch’in bahsettiği “gruba uyum sağlama” güdüsünün dijital ve daha agresif bir versiyonudur. Dijital bir grupta kabul görmek, “iyi ve sadık” bir grup üyesi olmak istiyorsanız, ortalama bir görüş belirtemezsiniz. Daha fazla beğeni veya paylaşım almak için, argümanınızı her defasında bir adım daha sivrilterek “kraldan çok kralcı” olmanız gerekir. Bu da bütün grubu adeta bir yarıştaymışçasına uçuruma doğru sürükler.
Sonuç
Sonuç olarak Gustave Le Bon’dan Cass Sunstein’a kadar pek çok düşünür, kalabalığa körü körüne uymanın bizi nasıl yuttuğunu, fikirlerimizi nasıl fanatikleştirdiğini ve yeri geldiğinde fiziksel veya dijital linç felaketlerine nasıl yol açtığını göstermiştir. Bir kalabalığın içine adım attığında yapabileceğin en büyük devrim, farklı seslerin varlığını bir tehdit değil, kolektif zekânın bir parçası olarak görmektir. Çünkü en bilge kitleler, herkesin birbiriyle aynı şeyi düşündüğü değil; herkesin kendi aklıyla düşünüp ortak bir hedefe yöneldiği kitlelerdir.
Kaynakça:
- Asch, S. E. (1955). Opinions and social pressure. Scientific American, 193(5), 31–35.
- Janis, I. L. (1971). Groupthink. Psychology Today, 5(6), 43–46.
- Le Bon, G. (2020). Kitleler psikolojisi (Y. Ender, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser 1895’te yayımlanmıştır)
- Loftus, E. F. (2005). Planting misinformation in the human mind: A 30-year investigation of the malleability of memory. Learning & Memory, 12(4), 361–366. https://doi.org/10.1101/lm.94705
- Pariser, E. (2011). The filter bubble: What the Internet is hiding from you. Penguin Press.
- Sunstein, C. R. (2009). Going to extremes: How like minds unite and divide. Oxford University Press.
- Surowiecki, J. (2004). The wisdom of crowds: Why the many are smarter than the few and how collective wisdom shapes business, economies, societies and nations. Doubleday.
Elis Berber


Bir yanıt yazın