Ya Aslında Kimse Bakmıyorsa: İmposter Sendromu ve Spotlight Etkisi İlişkisi

Bazen kalabalık bir masada konuşurken sesiniz hafifçe titrer. Ya da yürürken ayağınız takılır, elinizdeki bir şeyi düşürürsünüz. O salisede içinizden bir şey kopar; salondaki herkesin kafasını çevirip size baktığını, o an ne kadar beceriksiz ve yetersiz olduğunuzu yüzünüze vurduğunu hissedersiniz.

İşin garibi büyük bir başarı kazandığınızda da aynı duygu yakalar sizi. Güzel bir not aldığınızda, iyi bir iş çıkardığınızda tebrikleri kabul ederken gülümser ama içten içe buz kesersiniz: ”Şans eseri oldu. Gerçekte ne kadar boş olduğumu henüz anlamadılar. Ama yakında anlayacaklar”.

Zihnimiz kendimize o kadar takıntılı ki etrafımızdaki herkesi de 7/24 bizi izleyen, açıklarımızı not eden bir jüri zannediyoruz. Oysa psikoloji bize çok net bir şey söylüyor: Kimse bizi o kadar da umursamıyor!

Tişört Deneyi ve Boş Salonlar

2000 yılında Cornell Üniversitesi’nde Thomas Gilovich ve arkadaşları çok eğlenceli bir deney yaptı. Öğrencilere giymekten utanacakları kadar demode, üzerinde koca bir Barry Manilow suratı olan tişörtler giydirdiler ve onları diğer öğrencilerin oturduğu bir odaya sokup hemen geri çıkardılar.

Tişörtü giyenler ne düşündü dersiniz? Odadaki insanların en az yarısının o komik tişörtü gördüğüne ve kendileriyle içten içe dalga geçtiğine yemin edebilirlerdi. Gerçekte ne oldu? Odadakilerin ancak beşte biri tişörtün üstünde ne olduğuna dikkat etmişti. Kalanının ruhu bile duymamıştı.

Buna “Spotlight (Spot Işığı) Etkisi” dediler. Kendi içimizdeki utanç, korku ya da yetersizlik hissi bize o kadar gürültülü geliyor ki dışarıdan da kabak gibi göründüğünü sanıyoruz (psikologlar buna “şeffaflık yanılsaması” diyor). Kalbimizin gümbürtüsünü herkes duyuyor, bilgisizliğimizi herkes alnımızda okuyor zannediyoruz. Oysa gerçek şu: Herkes kendi tişörtünün derdinde!

Sahne Korkusunun İkinci Perdesi: İmposter

İşte o hayali spot ışığının altında durduğunu sanan bir insan, bir de o insan başarılarını sahiplenemiyorsa ortaya “İmposter Fenomeni” çıkıyor.

Gamze Sadeer Şen ve Hadiye Küçükkaragöz’ün (2022) derlemesinde çok güzel anlattığı bir döngü var bu durumun temelinde. Kişi ne kadar başarılı olursa olsun, içindeki o sahtekârlık duygusunu bir türlü susturamıyor. Sanki hak etmediği bir koltukta oturuyor da, her an birisi gelip ”Kalk oradan, senin burada ne işin var” diyecekmiş gibi yaşıyor.

Bravata ve ekibinin (2020) binlerce kişiyle yapılan araştırmaları derlediği çalışma gösteriyor ki bu sadece yeni başlayanların ya da öğrencilerin sorunu değil. Alanında uzman doktorlar, akademisyenler, yılların yöneticileri bile geceleri aynı korkuyla uyuyabiliyor. Kendimizi yalnız ve “kusurlu” sanıyoruz ama aslında koca bir kalabalık aynı sahtelik hissini paylaşıyor.

Ertelemenin ve Mükemmeliyetçiliğin Gerçek Yüzü

Bu iki his bir araya geldiğinde ne oluyor biliyor musunuz? İnsan felç oluyor.

Türkiye’deki çalışanlar üzerinde yapılan taze bir araştırma var: Ülkü Uzunçarşılı ve Billur Gülşah Savaş’ın 2025 çalışması. Çok çarpıcı bir sonuç ortaya koyuyorlar: İmposter hissi arttıkça insanların iş erteleme huyu ve mükemmeliyetçilik kaygısı tavan yapıyor. Buna bağlı olarak da performansları düşüyor.

Çünkü mantık gizlice şöyle işliyor: ”Madem herkes beni izliyor (Spotlight), ve madem aslında yetersiz bir sahtekârım (İmposter); o zaman ya kusursuz bir şey yapmalıyım ya da hiç yapmamalıyım”.

Kişi rezil olmaktan o kadar korkuyor ki işe bir türlü başlayamıyor. Son ana bırakıyor. Son anda yapıp teslim edince de ne diyor? ”Gördün mü, son anda savsakladım, şans eseri yırttım”. Zihin kendi kurduğu tuzağa yine kendi düşüyor.

Kendi Gözümüzdeki Büyüteci İndirmek

Belki de bütün mesele, dünyanın bizim etrafımızda dönmediğini gerçekten kabul edebilmektedir.

Kimse bizim o toplantıda sesimizin titrediğini hatırlamıyor. Kimse yazdığımız rapordaki o tek kelimelik hatayı günlerce konuşmuyor. İnsanlar sadece kendi hayatlarının telaşıyla, kendi eksikleriyle ve kendi korkularıyla meşgul.

Kafamızın içinde bizi sürekli yargılayan, açıklarımızı arayan o kalabalık jüri heyeti var ya… Aslında o salonda hiç kimse oturmuyor. O sandalyelerin hepsi boş. O projektörü de tepemize kimse dikmedi; fişini kendi elimizle taktık, ışığı da gözümüze kendimiz tutuyoruz.

Bir dahaki sefere bir işe başlarken ”Ya yapamazsam, ya rezil olursam” hissi boğazınıza oturduğunda şunu hatırlayın: Tökezlemek, bilmemek ya da sadece öğrenmeye çalışmak bir suç değil. Sadece insan olmanın sıradan bir Salı günü.

Kaynakça

Zemzem Bayram

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

g

An legimus similique intellegam mel, eum nibh tollit assentior ad. Mei ei platonem inciderint.

e