İşleyen Ama Hissetmeyen Benlik: İnsan Bazen Neden Kendine Yabancılaşır?

Bazı dönemler vardır; hayatın dışarıdan bakıldığında tamamen normal görünür. Gün içinde yapılması gerekenleri yapar, insanlarla konuşur, gülüp eğlenirsin. Aslında her şey olması gerektiği gibidir. Ama içinde tam olarak yerine oturmayan bir şey vardır. Ne gerçekten çok kötüsündür ne de gerçekten iyi… Sanki yalnızca günlerini geçiriyorsundur. Oradasındır ama tam anlamıyla yaşamıyor gibi hissedersin; her şeyi otomatik şekilde sürdüren, sadece hareket eden bir beden gibi.

Ve belki de en garibi, bunun nedenini tam olarak açıklayamamaktır. Çünkü ortada büyük bir problem yoktur ama içten içe seni yavaş yavaş eksilten bir şey vardır. Hayat devam ediyordur ama sen, gerçekten yaşıyormuş gibi değil de yalnızca hayat durmasın diye varlığını sürdürüyormuş gibi hissedersin.

Eskiden seni mutlu eden şeyler artık aynı hissi vermez. Bir mesaj gelir, bakarsın ama içinde hiçbir heyecan oluşmaz. Uzun zamandır görmek istediğin biriyle buluşursun ama eve döndüğünde içindeki boşluk yine aynı şekilde duruyordur. Çünkü insan bazen üzülmekten değil, sürekli bir şeyleri içinde tutmaktan yorulur.

Bir noktadan sonra insan kendi duygularına bile uzaklaşmaya başlar.

Ne zaman kırıldığını tam anlayamaz.

Neye üzüldüğünü açıklayamaz.

Sadece içinde sürekli taşıdığı bir ağırlık hisseder.

Ve o ağırlık zamanla insanın her yerine yayılır. Sabah yataktan kalkmak zorlaşır mesela. Fiziksel olarak değil belki ama zihinsel olarak yorulursun. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak, iyi görünmeye çalışmak, “iyiyim” demeyi alışkanlık hâline getirmek insanın içindeki enerjiyi yavaş yavaş tüketir.

Psikolojik olarak bakıldığında bu durum çoğu zaman “duygusal uyuşma” olarak tanımlanır. Özellikle uzun süre stres altında yaşayan, duygularını bastırarak ayakta kalmaya çalışan insanlarda sık görülür. Zihin bazen kişiyi koruyabilmek için hislerin sesini kısmaya başlar. Çünkü sürekli kırılmaktansa hiçbir şey hissetmemek daha güvenli gelir. Ama zihin kendini korurken yalnızca acıyı değil; mutluluğu, heyecanı ve bağlılık hissini de susturur.

Bu yüzden bazı insanlar dışarıdan gayet iyi görünürken içten içe hiçbir şeye gerçekten temas edemiyormuş gibi hisseder. Kalabalıkların içinde bile garip bir yalnızlık hissi oluşur. İnsanlarla konuşursun ama sanki söylediklerin sana ait değilmiş gibidir. Gülersin ama içten gelmez. Yorulursun ama bunu tam olarak neyin yaptığını da açıklayamazsın.

Bazen insanın canını en çok acıtan şeylerden biri de budur aslında:

Her şey normal görünürken içinde hiçbir şeyin gerçekten iyi olmadığını bilmek.

Ve zamanla insan buna alışmaya başlar.

Sürekli yorgun olmak normal gelir.

Bir şeylere heyecan duymamak normal gelir.

İçindeki boşluğu görmezden gelmek normal gelir.

Hatta bazen insan, hissetmemeyi bir güç sanar. Daha az üzülmek için daha az hissetmeye çalışır. Ama insan kendini hayattan korurken aynı zamanda yaşamın güzel taraflarına da uzaklaşır. Çünkü hissetmemek yalnızca acıyı değil, yaşamın içindeki sıcaklığı da götürür.

Oysa insan, yalnızca hayatta kalmak için yaşamaz. İnsan bazen gerçekten hissetmek ister. Bir şeye içten heyecanlanabilmek, biriyle konuşurken gerçekten orada hissedebilmek, yaşamın içinde yeniden kendini hissedebilmek ister.

Ama bazı dönemlerde insan o kadar uzun süre güçlü kalmaya çalışır ki ne hissettiğini bile anlayamaz hâle gelir. Çünkü sürekli toparlayan, idare eden, içinde kopan şeyleri belli etmeyen kişi olmaktan yorulmuştur artık. Ve en ağır yorgunluklardan biri de budur aslında: Kimsenin fark etmediği bir tükenmişliği taşımak.

Carl Rogers’ın da söylediği gibi, insan bastırdığı duygularla değil; onları fark edip kabul ettiğinde iyileşmeye başlar. Çünkü görmezden gelinen her duygu, insanın içinde sessizce kalmaya devam eder.

Belki de bu yüzden bazen kendimize dürüstçe şu soruyu sormamız gerekir:

“Ben gerçekten iyi miyim, yoksa sadece uzun zamandır kötü hissetmeye alıştığım için mi böyle hissediyorum?”

Çünkü bazen insanın en büyük kaybı, birilerini değil; zamanla kendisini hissedememeye başlamasıdır.

Ve belki de insanı en çok yoran şey, hayatın içinde sürekli işleyip dururken aslında içten içe çoktan tükenmiş olduğunu fark etmektir.

Kaynakça:

  • American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Publishing.
  • Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press.
  • Freud, S. (1926). Inhibitions, symptoms and anxiety. Hogarth Press.
  • Herman, J. L. (1992). Trauma and recovery. Basic Books.
  • Jung, C. G. (1968). The archetypes and the collective unconscious (2nd ed.). Princeton University Press.
  • Rogers, C. R. (1961). On becoming a person: A therapist’s view of psychotherapy. Houghton Mifflin.
  • Schaufeli, W. B., Leiter, M. P., & Maslach, C. (2009). Burnout: 35 years of research and practice. Career Development International, 14(3), 204–220. https://doi.org/10.1108/13620430910966406
  • van der Kolk, B. A. (2014). The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma. Viking.

Buse Nur Katar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

g

An legimus similique intellegam mel, eum nibh tollit assentior ad. Mei ei platonem inciderint.

e