İyilik Bir Seçim Mi, Şartların Dayatması mı? “Zimbardo Deneyi”

Her insan iyi insan mıdır? İyi olmak bir tercih midir yoksa ilahi bir güç müdür? İyi olma durumu şartlar dâhilinde değişir mi? Psikoloji başta olmak üzere pek çok sosyal bilim dalı bu soruların kökenine inerek araştırmalar yapmıştır. İnsanların en başta iyi olarak doğup, sonra çevrenin şartları itibarıyla kötülüğü de öğrendiğini savunanlar olduğu gibi; insanın boş bir levha olarak dünyaya geldiğini, içini çevreden öğrendikleriyle doldurduğunu, günün sonunda hanesinde iyilik fazlaysa “iyi insan”, kötülük fazlaysa “kötü insan” olarak anılmaya devam ettiğini söyleyenler de vardır. Peki ya sosyal kötülük kavramı tam olarak bu durumun neresinde kalmaktadır?

Sosyal kötülük; sosyal etkileşim sonucunda doğan ve sosyal birliktelikle inşa edilen bir olgudur (Kiriş, 2008). Sosyal iyilik durumunun, yani proaktiflik durumunun tam zıttı anlamına gelebilir. Bu iki kavramı somutlaştıracak olursak, su kıtlığı örneğinden ilerleyebiliriz. Örneğin, bir yaşam alanında kısmi süreli bir su kıtlığının meydana geldiğini hayal edelim. Bu sıkıntının ortadan kalkması için oradaki toplumun bir araya gelerek iş birliği yapma ihtiyacı vardır. Bu toplumdaki bireyler suyu idareli bir şekilde kullanırlarsa, sıkıntı sürecince büyük bir hasar ya da felaketin baş göstermesi beklenmeyecektir. Fakat kimse bu hassasiyeti önemsemez ve su tüketimini hiçbir şekilde değiştirmezse, sonuç olarak asgari ihtiyaçlarını gidermeye bile su bulamayacaklardır. İşte tam olarak bu noktada herkes rasyonel davrandığını düşünür ve bireysel olarak yapacakları hiçbir davranışın suyun tükenmesinde etkisinin olmayacağını varsayar. Her birey kendisi için en iyi olanı seçer. Ortaya çıkan bu durum ise sosyal kötülük hâlinden başka bir şey değildir (Werner, 2000).

1971 yılında sosyal psikolog Philip Zimbardo, iyi insanların nasıl kötü olduklarını anlamak için bir deney tasarlamıştır. Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü binasının bodrumunda sahte bir hapishane kurarak bir deney düzeneği oluşturmuştur. Planladığı bu iki haftalık süreli deney için seçtiği 24 denek; orta sınıf, eğitimli ve üniversite çağındaki erkeklerden oluşmaktadır. Katılımcılara öncelikle kişilik testleri ve klinik görüşmeler yapılmış, hepsinin sağlıklı olduğu varsayılarak deneye dâhil edilmişlerdir. Ayrıca her katılımcıya 15 dolar ödeme yapılacağı da belirtilmiştir.

Deney başladığında katılımcılar, mahkûm ve gardiyan olmak üzere iki gruba seçkisiz bir şekilde atanmıştır. Oluşan bu iki grup arasında ölçülebilir kişilik farklılıkları olmadığı da tespit edilmiştir. Zimbardo ise bu deneyde hapishane müdürü rolünü üstlenmiştir. Araştırmacılar başta deneklerin bu deneyi ciddiye almayacaklarından endişe duymuşlardır; ancak deneyin sonuçları şaşkınlık yaratmıştır. Her iki grup da hızlı bir şekilde kendilerine verilen rolleri benimsemiştir. Mahkûmlar giderek umutsuzlaşmış, hatta bazıları psikolojik açıdan ciddi sıkıntılar yaşamaya başlamıştır. Deneyin başlamasından yalnızca 36 saat sonra aşırı depresyon, düzensiz düşünce, kontrol edilemeyen ağlama ve öfke nöbetleri gibi sorunlar ortaya çıkmış; birkaç mahkûm serbest bırakılmıştır. Takip eden üç gün boyunca da benzer kaygı belirtileri gösteren üç mahkûm daha deneyden çıkarılmıştır. Beşinci bir mahkûm ise psikosomatik bir cilt döküntüsü yaşadığı için deney dışı bırakılmıştır.

Gardiyanlar ise oldukça rahatsız edici davranışlar sergilemeye başlamıştır. Mahkûmları önemsiz görerek genellikle tutarsız kurallara uymaya zorlamışlardır. Onları bir dolaptan diğerine taşımak ya da sıkıcı ve anlamsız işler yapmaya mecbur bırakmışlardır. Mahkûmlar ilk saatlerdeki şarkı söyleme ve gülme hâllerinden vazgeçmiş; halka açık bir şekilde aşağılanmaya, lanetlenmeye ve kötü muamele görmeye başlamışlardır. Tuvaletleri çıplak elle temizlemeye zorlanmışlardır. Mahkûmlar psikolojik olarak o kadar olumsuz etkilenmişlerdir ki sahte tahliye kurulu duruşması sırasında çoğu, serbest bırakılmaları karşılığında kazandıkları paradan vazgeçebileceklerini ifade etmiştir.

Zimbardo’nun kendisi bile gardiyan rolüne fazlasıyla kapılmış; mahkûmların kötü muamele görmesi ve cezaevi ihlallerinin önlenmesi konusunda var olan şiddet dalgasına dâhil olduğu belirtilmiştir. Zimbardo’nun bir arkadaşının ısrarları sonucunda çalışma iptal edilmiştir. İki hafta sürmesi planlanan bu deney, yalnızca altı gün ve gece devam edebilmiştir. “Stanford Hapishanesi Deneyi” olarak bilinen bu çalışma, sosyal psikolojinin temel taşlarından biri hâline gelmiştir.

Stanford’da yaşananlar, akıl almaz derecede kötü davranışların normal insanlarda bile ortaya çıkabileceğini ve bu tür şiddet içeren tutumların herhangi bir anda bir kişi ya da grup tarafından benimsenebileceğini göstermektedir (Zimbardo, 2008). Günlük hayatta karşılaşılan küçük ve büyük ölçekli kötülüklerin bolluğu, Zimbardo’nun deneyinin önemini daha da artırmıştır. Zimbardo, normal kabul edilen insanların kötü şeyler yapmasının beklenmedik değil, aksine oldukça olası bir durum olduğunu ifade etmiştir. Çoğu kötülüğün sıradan sosyal-psikolojik tepkilerden kaynaklandığı da ortaya konmuştur.

Zimbardo’nun çalışması, bireyin kötülüğe eğilimli olup olmadığı sorusunun çok ötesine geçmektedir. Koşullar, roller ve otorite bir araya geldiğinde en iyi insan bile karanlık bir yöne savrulabilir. Bu nedenle kötülük yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve sistemsel bir sorumluluktur. Asıl soru artık “İnsan iyi midir?” değil; “İyiliğimizi hangi koşullarda ve ne kadar süreyle koruyabiliriz?” olmalıdır.

Kaynakça:

  • Kiriş, N. (2008). Tarihsel olarak kötülük problemi ve çözüm yolu olarak teodise. FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, (5), 81–96.
  • Türk Dil Kurumu. (2019, 9 Mayıs). Kötülük. https://sozluk.gov.tr
  • Werner, C. (2000). Kötülük problemi. Kaknüs Yayınları.
  • Zimbardo, P. G. (2008). The psychology of evil. Munich: Tealk.

Nisa Begüm Çevik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

g

An legimus similique intellegam mel, eum nibh tollit assentior ad. Mei ei platonem inciderint.

e